İnsan Çağı
“It was the best of times, it was the worst of times…”. Dickens, İki Şehrin Hikayesi’nde endüstri devrimi sonrasını, “zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü” cümlesi ile özetler. Daha önce kendisinden çok şey öğrendiğim bir dostum alıntılayıp: “tarihsellikten bağımsız, her zaman gerçek” yazdığında, anladım. Habil’e de gider, bize de.
Aşılar, ilaçlar, bilim, teknoloji… Artık çocuklar ölmüyor. Geçmişte; babaları, dedeleri dahi öldüren su çiçeği, tatsız bir ilkokul hatırasına dönüştü. Liberal kapitalizmin tetiklediği hırslarla inovasyon ve yerel kaynakların küresel kullanımı alışkanlığı yaygınlaştı. Uçaklar icat edildi. Her şey, uzanmaya gücü yeten herkese yetişir, yetiştirilir oldu. İşte tam da bu yüzden, yine başka bir yerde çocuklar öldü. Zira masumiyet, uçak yakıtı olarak kullanılamıyor. Uçaklar uçmadığında ise yetişemiyoruz.
Durumu liberal kapitalizm vahşeti ya da sosyalizm kırbacına indirgemek haksızlık olur. Zira Kortez Meksika’ya ateşli silahları, metal zırhları ve bilinmeyen mikroplarıyla demir attığında bu dahiyane ideolojiler henüz düşünülmemişti bile. Montezuma, Kortez’in tehlikeli bir misafir olduğunu biliyordu. Düşmanca davranmadı. Davransa da fark etmeyecekti. Kortez, Tüfek, Mikrop ve Çelik’le gelmişti. Aztekler yok edildi. El konulan zenginlikler, başka bir coğrafyada insanların yaşamını güzelleştirdi. Daha az öldüler, daha çok doydular. Tehditlere bu kaynakları kullanarak karşı koydular. Su çiçeği ve benzerlerini ise o mızraklı, cömert insanlara emanet ettiler.
Timur; atla, ayakla ne kadar uzak olduğunu hayal dahi edemeyeceğimiz mesafelerden yola çıkıp, Asya, Ortadoğu, Anadolu ve Hint coğrafyasının büyük kısmını ezdi geçti. Ne varsa el koydu. Tarlaları ateşe verdi. Astı, kesti. Göçebe savaş kültürü gereği evine dönmek ve başka bir zamanda yine gelmek zorundaydı. Çünkü saldırmak, anlaşmaktan çok daha kolay ve kârlı. Timur tekrar gelene dek, kalanların yapması gereken işler vardı. Önce bozulan düzen sağlanacak, sonra kaynaklar yenilenecekti. Bu sefer ek olarak, Timur tekrar geldiğinde kullanmak için daha yenilikçi çözümler, daha çok asker ve daha tesirli silahlar gerekliydi. Hepsi düşünüldü. Üretildi. Bir gün, Timur da göçüp gitti. Daha işlevsel ve inovatif gereçler, kaldı. Çok çocuk kurtarıldı.
Tabii ki, yaşam hiçbir zaman sadece bunlardan ibaret değildi. Bütün bunlar olurken dahi, insanlar var olmanın en doyurucu yanı olan; sevmek, güvenilmek, başarmak, kazanmak, değer görmek gibi duyguları tattılar. Güvendiler. Desteklediler ve desteklendiler. Aşık oldular. Evlat sahibi olmanın mutluluğunu yaşadılar. Torun sahibi oldular. Gençliklerinde yaşadıkları o tatlı hissi, filmin sonuna yaklaşırken yeniden deneyimlediler. Daha iyi bir veda hediyesi olabilir mi? Tatiller yapıldı, güzel yemekler yenildi. Tadı damakta kalan bir oyun günü sonrası eve dönüldü. Her geçen yıl, bir öncekinden güzel değilse bile kolay olmaya başladı. Aslan yemesin diye ağaçta uyuyan pek insan kalmadı.
Zaman geçtikçe, kaynakların oransız kullanımı alışkanlığı sayesinde hastalıklar tedavi edildi. İhtiyaçlar, borç ile de olsa giderildi. Habersiz kalmak, özlemek gündelik yaşamın öznesi olmaktan çıktı. Hepsi bir aradaydı. Bugün durum hala aynı. İnsanı, uzaya ve sağladığı binlerce nimete eriştiren roket teknolojisi bir yanda İsrailli çocukları korurken, diğer yanda Filistinli çocukları öldürüyor. Kaynakların oransız kullanımı devam ediyor. Çocuklara sorsan; mayınları temizletip, dikenli tellerde voleybol oynarlar. Akşam olduğunda da, hepsi kendi evine döner. Başkasının bahçesine girmezler. Ama onlar da büyüdüğünde; telleri eritip, kurşun haline getirmekte sakınca görmeyecekler. Haklı sebepleri olacak. Sonuçta insanız. Güçlü olmanın bedelini ödemekten çekinmeyiz. Bıçakla veya kalemle, yumrukla veya yetkiyle, kurşunla veya duyguyla. roketle veya kibirle. Dün ve bugün; hatta kesinlikle yarın. Ne gerekiyorsa.. Üstelik, geçmişte onurlu ideolojik bahaneler arkasına sakladığımız saldırganlığı artık gizleyemiyoruz. Kartlar açık. Yeni bir çağdayız.
İddia çağındayız. Her şeyi iddia edebiliriz. Dokunulmaması gereken ne varsa, sahte bir profil ve 3-5 kelime ile üstünde tepinebiliriz.
Kavga çağındayız. Haritada adını gösteremediğimiz yerler; ya da bir kez dahi gözümüzle görüp, kulağımızla işitmediğimiz formalı, kravatlı adamlar için akrabalarımızla, komşularımızla dövüşebiliriz.
Renkler çağındayız. Milyonlarca rengimiz var. Şimdilik çoğunun kokusu yok, ama hallederiz. Sesler de böyleydi. Onları yakına getirmeyi öğrendik. Bunu da öğreniriz.
Sakinlik çağındayız. Ne görürsek görelim, ne duyarsak duyalım susabiliriz, görmezden gelebiliriz, yokmuş, olmamış gibi davranabiliriz. Bir sonraki seç beğen al gündeme, tek tıkla ulaşabiliriz.
Güzellik çağındayız. Yüz ömür yaşasak göremeyeceğimiz güzelliklere, avucumuzun içinden bakabiliriz. Biraz para karşılığında yanına dahi gidebiliriz. Her şeyi en güzel haliyle yeniden seyredebiliriz.
Sevmek çağındayız. Rüzgar fırtınaya döndüğünde, kendimizi başka bir ruha çapalamak için. Savrulmayalım diye. Bir sürü tereddütle.
Her zamanki çağdayız. En iyi çağdayız. En kötü çağdayız. İnsan çağındayız.
------------
-
Ne dersin?
-
Fena değil.
-
Fena değil diyor bir de! En son ilkokulda kitap okuyan adamsın.
-
Tamam Orhan Pamuk, sakin ol..
-
……Akşam yemeği yedin mi?
-
Yok.. Sen?
-
Ben de…
-
Ne yiyelim?
-
Makarna yapalım.
-
Yazı iyi olmuş bu arada.
-
Döneri hak ettin şimdi..
-
Dergiden para alırsan bira da ısmarla.
-
Olur.

_edited_edited.jpg)





